On binlerce insanın, bulunduğu stadyumdaki kalabalığın içinden bir grup, elindeki torbayı sallıyor; kastettiği şey, karşı takımın forması değil, bir kimliğin ta kendisi. Ağustos ayının son haftasında Amedspor-Kocaelispor karşılaşmasında yaşanan bu görüntü, önümüzdeki birkaç ayda milyonlarca kalbi ya birbirine yaklaştıracak ya da yeniden birbirinden koparacak kırılgan bir sürecin tam ortasına düştü. Aynı günlerin içinde, bir spor yorumcusunun bir futbolcuya söylediği kimlik temelli hakaret sözleri de aynı yaranın başka bir yerinden kanadı. Bunlar münferit hadiseler değil; bir toplumun bilinçaltında hâlâ kanayan, ama artık kapanmaya yüz tutmuş bir yaranın nüksü.

Sosyal psikolojinin bize öğrettiği en temel derslerden biri şudur: Kalabalık, bireyin normalde göstermeyeceği davranışları göstermesine izin veren bir maskedir. Kimlik gizlenir, sorumluluk dağılır, "ben değil, biz yaptık" rahatlığı devreye girer. Tribün de tam olarak böyle bir alandır, insanın gündelik hayatta bastırdığı önyargılarını, kalabalığın örtüsü altında dışa vurduğu bir sahne. Ama şunu asla unutmayalım: O sınırlı taraftar topluluğu içinde söylenen söz, orada kalmaz. O söz, o gece milyonlarca ekrandan izlenir, çocukların kulağına gider, "demek böyle konuşmak normalmiş" diye bir öğrenme sürecinin parçası olur. Irkçı tezahürat, sadece o anki hakaretten ibaret değildir; bir sonraki neslin toplumsal sözlüğüne eklenen kirli kelimelerdir.

Bir milletin en kalabalık, en duygusal, en savunmasız hâlde bir araya geldiği yer stadyumlardır. Ve tam da bu yüzden, orada söylenen söz, mecliste söylenenden daha az değil, çoğu zaman daha çok insana ulaşır. Bunu görmezden gelmek, meselenin ciddiyetini kavrayamamaktır.

Burada dürüst olmak gerekiyor, çünkü dürüstlük olmadan hiçbir kardeşlik inşa edilemez. Bugün tribünlerde patlak veren bu nefret dilinin kökleri, sadece birkaç asabi taraftarın kişisel kabalığında değil, bu topraklarda hâlâ terk edilmeyen tek tipçi devlet politikalarının bıraktığı derin izlerde aranmalıdır. Terörsüz Türkiye çalışmaları elbette ki, bu anlamda sağlıklı anayasa tartışmaları için de insaflı bir umudun anahtarıdır.

Rejimin ayrımcı politikalarını eleştirmeden bugünün ırkçılığını eleştirmek, yarım bir vicdandır.

Bununla birlikte 10 Ağustos 2026'da Meclis'ten 467 oyla geçen Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun'un simgelediği o kırılgan, o değerli uzlaşma iradesinin tam ortasında, bazı çevreler için kutuplaşma, hâlâ en ucuz siyasi sermayedir.

Bir toplumu bir arada tutmak sabır, emek, sükûnet ister; bunu hafife almak ise anlık bir öfke dalgası üretir, o dalganın üzerinde kısa vadeli bir görünürlük devşirirsiniz.

"Biz" ve "onlar" çizgisini kalınlaştırmak, bir söyleme aidiyeti anında pekiştirir ama bu pekiştirme, toplumun uzun vadeli sağlığından çalınmış bir borçtur.

Bir tribünde atılan ırkçı bir slogan, aslında sahada oynanan maçtan çok daha büyük bir maçın, kardeşlik ile kutuplaşma arasındaki o sessiz maçın bir hamlesidir bazen bilinçli bir hamle, bazen de yıllarca beslenmiş bir refleksin kontrolsüz patlaması. İkisi de aynı sonucu doğurur: Güveni yeniden zedelemek.

Burada hem devletin hem de toplumun sorumluluğu var. Devletin sorumluluğu, bu tür hadiseleri "taraftar kabalığı" diye küçümsemeden, caydırıcı ve tutarlı biçimde cezalandırmaktır bir kulübe verilecek göstermelik bir ihtar, meselenin ciddiyetini asla karşılamaz.

Medyanın sorumluluğu, nefret söylemini "tartışma" diye pazarlamamaktır. Ve her birimizin sorumluluğu, kendi çevremizde bu dili normalleştiren zehirli tutumları, o illetli imâyı, o alkışlanan kabalığı susturmaktır. Çünkü ırkçılık, büyük söylemlerden önce küçük kayıtsızlıklarla büyür.

İslam geleneğinde kardeşlik (uhuvvet), sadece bir taraftan beklenen bir fazilet değildir hem de asla kendiliğinden var olan, garanti bir hâl değildir; sürekli emek isteyen bir inşadır. Hucurât Sûresinde ırkçılığı yasaklayan âyetten hemen birkaç âyet önce müminlerin kardeşliğine vurgu yapması tesadüf değildir: Kardeşlik ile ırkçılığın reddi, aynı âyet kümesinde, iç içe verilmiştir.

Terörsüz Türkiye süreci, kâğıt üzerinde bir kanun teklifinden ibaret değildir; “bu ülkenin evlatlarının birbirine bağını güçlendirmesi için neler yapılabilir?” sorusunun cevabı olan listenin belki ilk adımıdır. O fırsat, ne taşeron figürlerin iğrenç diliyle ne sosyal medya farelerinin yorumlarıyla ne de takım taraftarlığı üzerinden bir şeyler deneyenlerin kötü emelleriyle hebâ edilmemelidir.

Daha yolun başındayken, yola mayın döşenmesine asla göz yumulmamalıdır.