Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, son yıllarda dünyada ve özellikle Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin bir sonucu olarak okunmalıdır. Özellikle ABD-israil ile İran arasındaki savaş ve bölgede ortaya çıkan yeni güvenlik dengeleri, Ortadoğu’nun güvenlik doktrininde önemli bir değişimin yaşandığını gösteriyor.

Başta Suudi Arabistan olmak üzere bölge ülkeleri, güvenliklerini yalnızca dış güçlerin garantisine bırakmanın sürdürülebilir olmadığını daha açık biçimde görmeye başladı. Başka bir ifadeyle, Mekke Anlaşması bir günde ortaya çıkmış bir girişim değildir. Bu anlaşmanın arkasında, yıllardır biriken güvenlik sorunları, bölgesel krizler ve değişen güç dengeleri bulunmaktadır.

Bölgede ortak bir savunma ve güvenlik mimarisine duyulan ihtiyaç öteden beri vardı. Ancak bu ihtiyacı karşılayacak, etkili ve işleyen bir mekanizma oluşturulamıyordu. Bugüne kadar İslam İşbirliği Teşkilatı, Körfez İşbirliği Konseyi ve benzeri birçok bölgesel kuruluş kuruldu. Fakat bu yapılar, İslam dünyasının ve bölgenin temel sorunlarına çözüm üretecek etkinliği gösteremedi. Hatta bazı durumlarda basit bir kınama kararının ötesine geçilemedi.

Şimdi asıl mesele şudur: Mekke Anlaşması da yalnızca açıklamalarla ve toplantılarla sınırlı kalacaksa ne anlam ifade edecektir?

Bugün bölgede birçok insanın zihnindeki temel soru da budur: Mekke İttifakı, Siyonist israilin bölgesel saldırganlığını durdurabilecek mi?

Çünkü siyonist israilin saldırganlığı ve işgal politikaları sona ermeden Ortadoğu’da kalıcı bir istikrarın sağlanması oldukça güçtür.

Son yıllarda yaşanan savaşlar, çatışmalar ve siyasi krizler bölge ülkelerine önemli dersler verdi. Krizlerin nasıl ortaya çıktığını, hangi aktörler tarafından derinleştirildiğini, hangi politikaların ülkeler arasındaki ilişkileri bozduğunu ve hangi adımların normalleşmeye katkı sağladığını bölge liderleri ve toplumları bizzat yaşayarak gördü.

Artık görülmesi gereken temel gerçek şudur: Bölge ülkelerinin güvenliği birbirinden bağımsız değildir. Bir ülkede ortaya çıkan istikrarsızlık, kısa sürede komşu ülkelere ve bütün bölgeye yansıyabilmektedir. Bu nedenle bölgesel istikrar, her ülkenin kendi güvenliği açısından da hayati önem taşımaktadır.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması da bu arayışın somut sonuçlarından biri olarak değerlendirilebilir. Ancak bu girişimin ilk ve en önemli imtihanı, Siyonist israilin bölgedeki saldırganlığıdır.

Siyonist israilin Gazze başta olmak üzere bölgedeki saldırıları, ABD-israil ile İran arasındaki savaşın oluşturduğu yeni güvenlik dengeleri ve savaş teknolojilerindeki hızlı değişim, bölgesel bir güvenlik mimarisine duyulan ihtiyacı daha da görünür hâle getirmiştir.

Bu nedenle Mekke Ortak Savunma Anlaşması, yalnızca üç ülke arasındaki siyasi ve askeri iş birliği olarak değerlendirilmemelidir. Aynı zamanda bölgenin kendi güvenlik sorunları karşısında ortak bir irade oluşturma arayışının bir parçası olarak ele alınmalıdır. Fakat burada önemli bir ayrıntı var: Böyle bir anlaşmanın gerçek gücü, metinlerde değil, uygulamada ortaya çıkar.

Anlaşmanın kurucu ülkeleri bunun bir caydırıcılık ve savunma ittifakı olduğunu ifade ediyor. Öyleyse şimdi sözlerin eyleme dönüşme zamanıdır. Mekke İttifakı’nın önündeki en büyük sınav, siyonist israilin başta Gazze olmak üzere bölgedeki saldırganlığıdır. Eğer bu ittifak gerçekten bir caydırıcılık mekanizması olacaksa, bunun ilk göstergesi bölgedeki saldırganlığın karşısında nasıl bir ortak tavır ortaya koyacağı olacaktır.

Mekke’nin adı büyük bir sorumluluk taşıyor. Bu sorumluluk, yalnızca ortak savunma söylemiyle değil; gerektiğinde ortak irade, ortak diplomasi ve ortak caydırıcılıkla ortaya konulmalıdır. Ortadoğu’nun artık yeni bir kınama metnine değil, gerçek bir bölgesel iradeye ihtiyacı vardır. Ve bu iradenin ilk sınavı, Gazze’de yaşananlar karşısında verilecektir.