Evlerimizde öyle bir yabancı büyüyor ki onu fark etmek, bazen gerçekten çok zor oluyor. Çocuklarımızı bizden uzaklaştıran, eşleri aynı evin içinde birbirine yabancılaştıran, anne babaları evlatlarından, kardeşleri birbirinden koparan bir yabancı… Üstelik kapımızı çalmadan içeri giriyor, başköşeye yerleşiyor ve zamanla evimizin en vazgeçilmez misafirine dönüşüyor.
Bir zamanlar hayatımızı kolaylaştırmak için kullandığımız bu araçlar, bugün hayatımızın merkezine yerleşmiş durumda. Küçük bir merakla başlayan kullanım, farkına bile varmadan saatlerimizi alabiliyor. İğne deliğinden girip deveye dönüşen alışkanlıklar gibi, başlangıçta önemsiz görünen bir kullanım zamanla aile huzurunu, zamanı ve insan ilişkilerini tüketebiliyor.
Bazen aynı evde beş altı kişi yaşıyor ama herkes kendi dünyasında. Anne başka bir âlemde, baba başka bir âlemde, çocuk ise bambaşka bir dünyada… Aynı sofraya oturuluyor ama sohbet edilmiyor. Aynı odada bulunuluyor ama kimse kimseyi gerçekten dinlemiyor. Ev kalabalık, gönüller uzak… İnsan, ailesinin yanında olduğu hâlde kendisini yapayalnız hissedebiliyor.
Üstelik mesele yalnızca aile bağlarıyla da sınırlı değil. Bilinçsiz kullanımında fiziksel ve psikolojik sorunlara yol açabiliyor; uyku düzenini bozabiliyor, hareketsizliği artırabiliyor ve insanın dikkatini dağıtabiliyor. Gençlerin ahlak, edep ve saygı anlayışını etkileyebiliyor; onları yanlış örneklere, zararlı içeriklere ve gerçek dışı hayatlara özendirebiliyor. İnsan, o dünyaya dalarken kendi hayatını ihmal edebiliyor.
Ancak bunu bütünüyle düşman olmak da doğru değildir. Çünkü aynı araçlar bilgiye ulaşmayı kolaylaştırıyor, uzaktaki sevdiklerimizi yakınlaştırıyor, eğitimden sağlığa kadar pek çok alanda hayatımıza katkı sunuyor. Bazen insanın yalnızlığını hafifletiyor, bazen de onu kalabalıklar içinde daha yalnız hâle getiriyor. Demek ki mesele yalnızca kendisi değil; onu nasıl, ne kadar ve hangi amaçla kullandığımızdır.
İnsan, nefsinin dizginlerini eline aldığında onu doğruya yönlendirebilir. Fakat kontrolü kaybettiğinde, başlangıçta kendi isteğiyle yaptığı bir şeyin zamanla esiri olabilir. O da böyledir. Kontrolümüzde olduğunda zamanımızı verimli kullanmamıza yardımcı olur; kontrolümüzden çıktığında ise en kıymetli sermayemiz olan zamanı israf etmemize neden olabilir. Oysa zaman, geri getiremeyeceğimiz bir emanettir.
Peki, Kim Bu Yabancı?
Telefon, bilgisayar ve televizyon…
Asıl düşünmemiz gereken şu: Evimizde büyüttüğümüz bu teknolojiler, bizi hayatın yüklerinden kurtaran bir yardımcı mı, yoksa bizi sevdiklerimizden koparıp içine çeken bir yabancı mı?
Çünkü teknoloji elimizde bir araç olarak kaldığında fayda sağlar; hayatımızı yönetmeye başladığında ise biz araca değil, araç bize hükmetmeye başlar.
Belki de artık ekranlarımızı kapatıp birbirimizin yüzüne bakmanın, çocuğumuzun anlattıklarını gerçekten dinlemenin, eşimizle sohbet etmenin, anne babamızın hâlini hatırını sormanın zamanıdır. Çünkü hiçbir ekran bir annenin şefkatli bakışının, hiçbir bildirim bir çocuğun içten gülüşünün, hiçbir sanal sohbet aile içinde kurulan samimi bir bağın yerini tutamaz.
Evlerimizi teknolojiyle donatırken gönüllerimizi şefkatsiz, merhametsiz ve muhabbetsiz bırakmayalım. Çünkü bir gün ekranlar kararabilir; fakat ihmal ettiğimiz ilişkilerde açılan mesafeleri kapatmak o kadar kolay olmayabilir.