Başörtüsü yasağına “Azerbaycan’ın iç meselesidir” diyerek sessiz kalmak, Gazze’de yaşanan katliamları da “Filistin ile siyonist israilin iç meselesidir” diyerek görmezden gelmekten farksızdır. Bugün başörtülü kız çocuklarının okul kapılarından çevrilmesine sessiz kalanlar, yarın hangi hak ihlali karşısında hangi gerekçenin arkasına sığınacaklarını da şimdiden açıklamalıdır.
Biz bu filmi daha önce gördük. Türkiye’de 28 Şubat sürecinde de aynı zihniyet sahnedeydi. Başörtüsü yasağı; laiklik, kamu düzeni ve çağdaş eğitim gibi kavramların arkasına saklanılarak savunuluyordu. Oysa yapılan, kadınları ve kız çocuklarını inançları ile eğitim hakları arasında tercih yapmaya zorlamaktı. Bir kadının başörtüsü, nasıl olup da devletin düzenine tehdit olarak gösterilebilirdi? Bir kız çocuğunun inancını yaşaması, hangi aklın ürünüydü ki çağdaş eğitimin önünde engel sayılıyordu?
28 Şubat zihniyetinin temsilcileri, toplumu kendi ideolojik kalıplarına sokabileceklerini sandılar. Ancak hesapları tutmadı. Başörtülü kadınları kamusal hayattan dışlayarak inancı ortadan kaldırabileceklerini düşünenler, toplumun iradesini hesaba katmadılar. Başörtüsü yasağına karşı yükselen itirazlar büyüdü ve yasakçı anlayış ciddi bir toplumsal tepkiyle karşılaştı.
Şimdi aynı yasakçı zihniyetin Azerbaycan’da yeniden karşımıza çıktığını görüyoruz.
Başörtülü öğrencilerin ağlayarak okul kapılarından çevrilerek evlerine gönderildiğine ilişkin görüntüler, yalnızca eğitim alanındaki bir sorunu değil, temel hak ve özgürlükler konusundaki ciddi bir çelişkiyi de gündeme taşıyor. Bir çocuğun başörtüsü nedeniyle eğitimden uzaklaştırılması hangi hukuk anlayışıyla açıklanabilir? Devletin görevi çocukları okula kazandırmak mı, yoksa inançları nedeniyle okul kapılarında durdurmak mı?
Karabağ’da savaşan bir baba, elbette çocuklarının özgür ve huzurlu bir geleceğe sahip olması için mücadele etmiştir. Peki, bugün o babanın kızı başörtüsü nedeniyle okul kapısından geri çevriliyorsa, o mücadelenin hangi değeri korunmuş oluyor?
Bir ülkenin topraklarını savunmak için fedakârlık yapanların çocuklarını kendi inançlarıyla eğitim arasında tercihe zorlamak, hangi vicdana sığar?
Daha da acısı, başörtüsü yasağına karşı çıkanları susturmak için “Azerbaycan’ın iç meselesi” bahanesinin öne sürülmesidir. Demek ki bir haksızlık ülke sınırlarının içinde kaldığı sürece görülebilir! Böyle bir anlayış, insan haklarını savunmak değil, siyasi çıkarları hakların önüne koymaktır.
İki devlet, bir millet sözü nerede kaldı?
İki gün önce Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Bakü’de düzenlenen zirvede Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ile bir araya geldi. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki “İki devlet, bir millet” sözü, yalnızca törenlerde tekrarlanan, siyasi konuşmalarda alkış toplayan bir slogan olarak mı kalacak?
Türkiye, Azerbaycan’la sahip olduğu yakın ilişkileri kullanarak başörtülü öğrencilerin eğitim hakkı meselesini diplomatik görüşmelerde gündeme getirmelidir. Yasağın ve kısıtlamaların kaldırılması, çocukların eğitimlerine herhangi bir ayrımcılığa uğramadan devam edebilmesi için somut girişimlerde bulunulmalıdır.
. “İki devlet, bir millet” deniliyorsa, bu sözün gereğini yerine getirmeli; başörtülü öğrencilerin hakları için sesimizi yükseltmeli ve yaşanan mağduriyetlerin giderilmesini istemeliyiz.
Aksi hâlde atılan naralar, meydanlarda yankılanırken, okul kapılarında geri çevrilen kız çocuklarının feryadı bu sözlerin samimiyetini sorgulatmaya devam edecektir